Hüzünlü Bir Kadın

İçine atarsın susarsın
Sonra kendini sokağa
Sokak lambası durağı olmuş
Boğazı düğüm düğüm
Hevesleri dizili kalmış boğazında
Yağmurlar damla damla yüzündeki gözyaşlarıyla iner teninden
Yüzü eşsiz güzel
Yüzü donuk bir ayna
Kaybolmuş, bir düşte umutları
Biraz daha dursa kar yağacak siyahtan olma gece saçlarına
Kalbi, kasnağında bekleyen bir kuş gibi pencerenin
Kıpırdayacak dermanı yok
Gidecek ise yüreği
Kalsa hüzün, zincirden anahtar gibi dolanmış boynuna
Kendine de tutulmuş kaçamıyor
Düşünüyor ne düşündüğünü bilmeden
Bomboş bakışlarına tutsak
Göz pınarları sisli camlar gibi
Tüm şehir kendisine karşı
Kendisi ise dünyaya
Yüzü sokak lambasında gece doğmuş ay gibi
Sessizlik adı olmuş
Islak sokak sessizliğiyle yankılanıyor
Gecenin durgun sularında bir kayık gibi
İçi ise limanın yangın yeri
Suskunluğu, sığındığı cümlelerin incinmişliğinden
Suskunluğu sağır edici
Duymayan kulaklar için
Düşünceleri, İstanbul gibi kalabalık
Kalbi, kız kulesi kadar yalnız
Yalnızlığı can acıtıcı
Yalnızlığı içinde
Yalnızlığına uzaktan hayran
Nerde bir umut varsa tutmuş ucundan
Öyle ya da böyle
Artık yorgun, bitkin
Koşmak istediği sokağa artık yabancı
Demir bakışlı gözleri puslu
Lambanın altında buz kesmiş bedeni
Beyaz elbisesi kefeni
Kırmızı ojeleri damarlarındaki kanı
Yağmur damlaları, omuzlarını daha da ağırlaştıran
Son kez daha yaşıyor
Yaşamıyorken
Çocuksu bir saflık cılız bedeninde
Yüreği evrendeki her şeyden büyük
Göreni yok
Yalnız gibi kadın
Kadın gibi yalnız
Sessizlik kadın
Kadın hüzünlü
Sokak sisli
Sokak ıslak
Ve şimdi sokak boş
Bomboş…

Öyle Bir Yerdeyim ki

Çıkmaz sokaksız yol, umutlar varsa düz bir çizgi gibi görünür; kim bilebilir ki gün gelip de o çizginin iki ucu keskin bir araftan ibaret olacağını. O çizgi üzerindeki yaşam adımlarımız, koşarcasına gitmek ister. İnsanı ayakta tutan, kalbinin en ücra köşesinin derinliklerin de sakladığı umutlardır.


Öyle bir an gelir ki gitmek istediğimiz upuzun yol, kendi çıkmazımıza gömülür ansızın. Akılda olanlarla bizi yoldan alıkoyan o çelme, kader midir yoksa delice koşmak isterken bizi geriye çeken korku iplerimiz mi? O dümdüz yol bir anda çıkmaz sokaklarla dolar, ne yana baksak çıkmaz.

Beklemek ise kimi zaman olgunlaştırır, fakat çoğu zamanda şüphesiz çürütür. Dümdüz gördüğümüz yollar, korku iplerine esir olduğumuz için bekledikçe çıkmazlara açılır. O ipler, mutlu olma ihtimalimizi, denizin ıpıssız adalara götürüp bıraktığı bir dal parçasını alıp götürdüğü gibi bizleri götürür. Yüzlerdeki belli belirsiz o araf hüzünleri; dümdüz yolda koşmayı düşünürken, sürüklendiğimiz ıssız adada takılan maske gibi.


Zaman neydi? Dışımızdaki zaman, içimizdeki kendi umutlarımızın zamanını parmaklıklar ardına sürüklerken, farkında mıydık? Sonradan mı farkına vardık? Farkında olarak mı o sonu bekledik? Beklemek; hangi zamanın hangi zamana galip geleceğini görmek, belki koşup yolun sonuna varmak, belki hiç bilmediğimiz yeni bir yolda kaybolmak mıdır?

Kendi zamanımızda olmayan her şey, yok olmaya mahkumdur!

Gün gelir ne yolun başında bizi geri çeken o korku ipleri ne de dümdüz gördüğümüz ama koşup geçemediğimiz o yolun sonundaki o umutlar kalır. Ulaşacağımız yer öyle güzel bir yerse, o ipleri kırmamız gerekiyorsa, umutların ağırlığıyla kırmalı çok geçmeden.

Nasıl bir yer de olmak istiyorsanız, öyle bir yer de olmanız dileğiyle..


Keyifli okumalar.

Yaşam da bir Savaştır

Ortasında kaldığımız bu hengabenin feryadı anbean artmaktayken, satır satır çizilen hayatlar kağıda sığmamakta. Sokaklar bomboş bedenen birbirine çarpan insanlar yok, düşüncelerimizdeki katliamdan başka. Her sokak başında ruh sağlığı, insanlara çelme takmak için beklerken, hayatta kalma çabaları sokak lambasında bir silüetin ortasında daha da aydınlanıyor. Kimimiz düşüncelerinde kendini asmaktayken, kimimiz içimizdeki duyguları öldürmekte. Hangimiz tertemiz bir şekilde telafi ediyoruz düşüncelerimizdeki döktüğümüz kanı.

Yaşam denen bu karmaşada herkes kendi savaşını verirken, herkes verdiği savaşın süresi kadar güçlü. Hangimiz yıkılmadık, hangimiz uçurumun kenarından atlayıp en dipten yeniden doğmadık. Kimi aklındakini kimi umutlarını kaybediyorken, içimizdeki karanlıktaki kendimiz öylece elleri bomboş beklemekle meşgul. Yaşamın ortasında en sonunda yine ya ıssız sokaklarda kaybettiğimiz kendimizle ya da içimizdeki yalnızlığımızla nam salıyoruz bu evrene.

Yaptığımız savaşın ne kaybedeni ne de kazananı olurken, ondandır bu yaşamda ne tam anlamıyla mutlu ne de tam anlamıyla üzgün kalıyoruz… Şimdilerde lügatımızda savaş; sonucunu bilmeyerek yaşadığımız yaşamlar gibidir.

Hüzün Kokan İnsanlar

Kimi insanların gecesi ayrı gündüzü ayrı hüzündür.

Gece çöken o sessizlik; umutların hafiflemesiyle, ağırlığına rağmen ilginç bir güç edasıyla ayağa kalkar adeta.

Tüm evren sessizliğe büründüğünde, bir anda bunu iliklerinizde hissediyorken bulursunuz kendinizi.

Ve olması istenilen her güzellik bir bir olmayışına canlanırcasına uyanır gecenin en karanlığında.

Sadece yıldızlar ve ay ışığı gözükürken gecenin en kuytusunda gizlenmiş olan hüzün, daha gün ağarmadan yolunu bulmaya hazırlanır ve gün ışında insanlara doğru farklı bir şekilde yola çıkar.

Daha da Yok Oluyorsun Çocuk

Aralığın geldiği bir yerlerden kendini nasılda belli ediyordu o ıpıssız gecede.

Tenleri yakan sıcak güneşin ardından bizleri soğuk mevsime bırakan gezegende, soğuk rüzgarlar yüzüne çarpar da yüzün bir anlamsızlaşır ya.

Bu mevsimde daha çok sırıtıyor yüzündeki anlamsızlığın çocuk.

Durağın nerede olduğunu bilmeden yürüyorsun ellerin cebinde, ayakların sürgün yeri mi?

Dışarıdasın ama nefes alamıyorsun.

İçinde koca bir dünya var ama yaşayamıyorsun.

Anlamsızca uzaklara dalıp gidiyorsun çocuk.

Kalkmaz olan kanadının kırılmışlığı, umutlarının sönmüşlüğünden besbelli ki.

Kalabalığı duymayan kulakların, artık kendi sesini bile duyamaz olmuş.

Eksik hissettiklerin bu mevsimde içine içine doluyor, yine de tam olamıyorsun çocuk.

Dışarıdasın ama varlığın koca bir hiçlik.

Kayboldum diye artık kendini arama, daha da yok oluyorsun çocuk…

5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü

5 Aralık 1934’te Ulu Önder Atatürk öncülüğünde Türk kadınlarına seçme ve seçilme hakkı verildi. Temeli ise Olympe de Gouges’un 1791′ deki Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden gelmektedir. (Fransız kadın filozof, kadın hakları savunucusu, yazar olan Olympe de Gouges, 1789 yılında Fransız Ulusal Meclisi’nde okunan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde geçen ‘homme'(insan) kelimesinin sadece erkekleri kastettiğini ileri sürdü. Daha sonra, insanlık tarihinin ilk kadın hakları bildirgesi olan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni 1791’de yayımladı. Bildirgede kadınların sosyal, hukuk ve politik alanda erkeklerle eşit olması gerektiği vurgulanmıştır)


5 Aralık 1934’te Türkiye Cumhuriyetinde kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınırken, o dönemde Avrupa’da çoğu gelişmiş ülkelerde bile bu hak bulunmuyordu. Örneğin; Fransa 1944, İtalya 1945, Yunanistan 1952, Belçika 1960 ve İsviçre 1971 yılında bu hakka kavuşmuştur. 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü en önemli Atatürk devrimlerinden biri olarak tarihte yerini korumaktadır.


86 yıl önce yürürlüğe giren bu kanun ile birlikte kadınlar demokratik haklarına kavuşmuş olmakla beraber, bu anlamlı gün her yıl 5 Aralık tarihinde Dünya Kadın Hakları Günü olarak kutlanmaktadır. Bu özel gün; Türkiye’de ve diğer ülkelerde kadına yönelik şiddet ve özellikle kadın cinayetlerinin arttığı bu dönemde kadın ile ilgili sorunların dile getirilmesi ve bu farkındalığın daha çok arttırılması açısından büyük önem arz ediyor.
Demokratik, çağdaş, modern, eşitliğin her alanda mutlak ilke olarak benimsendiği, kadınların her alanda güçlendirilmesi, cesaretlendirilmesi ve yoluna ışık tutulması gerektiğini bugün bir kez daha hatırlayarak, toplum olarak bu farkındalığı göz önünde bulundurmalıyız. Dünya Kadın Hakları Günü gibi daha birçok anlamlı günler, şüphesiz kadınlara verdiğimiz değeri daha çok anlamamıza fırsat olacaktır. Kadınların varlıklarını her alanda hissettiğimiz sürece, medeniyet basamaklarında yer alıp, uygarlık seviyesine çıkıp toplum olarak kalkınabiliriz.


Türk kadınına çok önem veren Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ünde söz ettiği gibi;
”Dünya’da her şey kadının eseridir.”

Kutlanan bu anlamlı gün ile birlikte hayatın tüm yükünü beraber sırtlayacağımız, başarılarından dolayı herkese ilham veren, sevgi ve insanlık adına emek veren kadınlarımıza seçme ve seçilme hakkının verilişinin 86. yıldönümünü saygıyla kutluyoruz.

Dünya üzerindeki tüm kadınların huzurlu bir ortamda olması dileğiyle,


Unutmayalım ki, her kadın bir kahramandır!

SONBAHARI VEDALARKEN


Bir son mudur sonbahar yoksa yeni umutların hazırlığı olan baharlara açılan başlangıç mıdır? Kimsesizliğimizin savruluşunu en derin hissettiğimiz gün müdür, sonbaharın son günü? Yoksa kimsesizliğimizle dökülen yapraklarımıza rağmen daha da gürleştiğimiz gün müdür? Sıkılmadan hep sorduğumuz bir soru vardır ya hani, en sevdiğiniz mevsim nedir? Herkesin sevdiği mevsim farklıdır. Kimi yazı kimi kışı… Bir kısmı da sonbaharı sever, sonbaharı diğer mevsimlerden ayrı tutan bu kitleye göre bu mevsim bir tür gizemlerle doludur. Belki de insanlara bir çok duyguyu yaşattığı içindir sonbaharı diğer mevsimlerden ayıran gizem. Çünkü sonbahar; bir hüzün, bir ayrılış, bir kaybediş, yarım kalmışlık, hasret ya da bir bekleyiş demektir…


Yerlerde sanat eseri gibi duran kuruyup dökülmüş yapraklar arasında, bir bankta oturmuşluğumuz ve hayatı sorgulayışımız vardır bir de. Sanırım bu mevsimin en güzel yanı budur… Bir de yağmur damlaları yüzümüze çarparken o bankta kendimizi gölün ortasında kayıkta hissedişlerimiz vardır.


Kim bilir bugün biraz daha yitik, biraz daha buruğuzdur. Sonbaharın bitişini özlemek gibidir bazı yaşamlar. İnsan hayatını daha da derinden hissettiren bu mevsimi uğurlarken, kendi yaşamımıza veda ediyor gibiyizdir. Burukluğumuz bu yüzden. Her şeye rağmen sonbahar içimize umutta aşılar. Nasıl tezat bir mevsim! Ağaçlardaki kurumuş yapraklar dökülmese yenileri çıkar mı? Ağaç yüklerinden kurtulmazsa nasıl yeniden doğanın bir parçası olabilir? Nasıl da insanlar ağaçlar gibi… Bazı vedalar, daha anlamlı başlangıçları karşılar, onun gibi. Artık sonbahar yerini bembeyaz bir tabiata bırakacak…


Ünlü şair Edip Cansever’in dediği gibi;


Hava soğudu, Kasım’ın son günleri
Kar yağacak, bembeyaz olacak unutulmuşluğum…


Ve dökülen yapraklarına rağmen nasılda kalabalık bazı insanlar. Selam olsun bu insanlara, selam olsun içimizi donduracak soğuğa rağmen yeni umutlara yol açacak yeni mevsime.


Selam olsun,


Selam olsun…!

BOŞLUK

Ya yaşam yolumuz, saatin tersi yönüne 90° lik açıyla çevrildiyse ve aslında düşmekle yükselmek arasında bir boşluktaysak? Ya da havada bir toz silsilesi gibi asılı mı kaldık? Yoksa düşüyor muyuz? Ya da yükselmekte miyiz? İnsan yaşamı bir sorgudan ve arayıştan ibarettir. İlla kendimizi konumlandırmak mıdır bizi insan yapan? Bir yere ait olma hissi midir bizi bazen yanıltıp konumlanmak istediğimiz yere iten? İnsan eşittir sorgulamak ise gelin birlikte sorgulayalım.


Ait olamama hissiyle başlayan boşluk duygusu, insanları esir almakla beraber çevreye karşı hissizleştirir. Birey kendine yabancılaşır, ve bunu hemen hissetmeyebilir. Fark ettiğinde ise kendinden bir o kadar uzaklaşmış olur. Bireyin aklında, bir yere ait olduğunda daha mutlu, daha huzurlu bir yaşam olma düşüncesi vardır çoğu zaman. Ama bir de hiçbir yere ait olamama hissi vardır. Bu duygu ”monachopsis” durumudur. Birey bu hisse büyük yıkımlar sonucu daha da yakınlaşabilir. Dünya bir çember, siz de o çemberin dışında kalmış gibisinizdir. Sanki hayatınız bir film sahnesi gibi gözünüzün önünden geçip gidiyor gibidir. Kendimizi bu durumdan alıkoyamadığımız zamanlar ise maalesef donup kalıyoruz. Kimi gezginler vardır, şehir şehir ülke ülke gezdiği için kendini bir yere ait hissedemeyen. Bu kulağa mantıklı gelebilir. Bir de bu gezginlerden farklı kimi gezginler vardır, belki aynı yerde uzun yıllar yaşar ama kafası gezgindir. Sabittir peki ya neden kendini bulunduğu yere ait hissetmez? Bunun bir çok sebebi olabileceği gibi tek bir sebebi de olabilir. Kişinin belki de kafasında olmak istediği yerde olmadığı için bu ait olamama hissi vardır. Bu zamanlarda, ruh(suzluk)umuzu ararken, kelimeyi parantez içindekiyle okuduğumuzu buluyoruz. Nereye ait olmadığını bilmeyen ruh, aslında büyük bir ruhtur. Bu büyük ruh sadece bekler, bir gün ruhunun aslında nereye ait olduğunu göreceğini bilerek. Bu merakla yaşamdan geçiyoruz.


Yaşam, bize çeşitli imkanlarla tek bir olanak sunacağı gibi, bazen de tek bir imkanın içinde çeşitli olanaklar sunar. Hayata neresinden bakıyorsak çoğu zaman onu görürüz. İşte bu boşlukta olduğumuz yaşam yolu, bir yere ait olamadığımızı kanıtlar. Çünkü boşluk, hiçliktir…

Boşlukta beklemek ise, bir yere ait olamama hissinden sonra gelen ikinci zor olan histir. Beklemek sabitlik olarak akla geldiği için, bekleme duygusun anlamını şuan çürütüyorum. Çünkü beklemek sabitlik değildir. Sabit olsaydı, yaşam boyunca sürekli bir şeyleri bekleyerek yaşadığımız için hep aynı yerde kalmamız gerekirdi. Ama öyle mi? Kendi içimizde ya ileri ya geri gidiyoruz. Çünkü yaşadığımız evrende beklerken bile bir yere ait değiliz. Belki de ait olamama hissimizin sebebi, mutluluk arayışında olan o beklemenin kendisidir.

.

.

Keyifli Okumalar

COVİD’Lİ GÜNLER

Sevgili okurlarım,

Günler demişken, geçirdiğimiz bu günler geçiyor mu, geçmiyor mu, geçiyorsa nasıl geçiyor, bize neler katıyor ya da bizden neler götürüyor gelin hep birlikte çayımızı kahvemizi yanımıza alıp birazda olsa içimize yönelip huzura erelim.

Dünyaca Covid-19 salgınıyla mücadele ettiğimiz şu zor günlerde, normal zamanda (ne kadar normalse) bile sokağa zorunlu olmadıkça az çıktığımız şu günlerde bir de sokağa çıkma kısıtlaması hepimizi zorluyor. Bu süreçte hepimiz kendimize düşen payı artı ya da eksi şekilde alıyoruz. Bu sürecin Dünya’ya sosyo-ekonomik, psikolojik derin izler bırakacağı kesin. Salgın sürecinde kimimiz işlerimizden olup hatta maalesef yakınlarımızı kaybedip büyük kayıplar verirken, kimimiz uzaktan da olsa işlerini yürütüp daha çok ailesiyle sevdikleriyle zaman geçirme olanağı elde ediyor. Hepimizin farklı şekillerde sınandığı açıkça ortada olmakla birlikte beklemenin ne denli zor olduğunu bu süreçte daha iyi anlıyoruz. Özellikle kendimizle baş başa kalıp düşünmeye daha çok fırsatımızın olduğu bu günlerde hayatı daha bir anlamlandırmaya çalıştığımızda yadsınılmaz bir gerçek. Evlere kapalı olduğumuz günlerde ise kimimiz kendini mutfakta yeni lezzetler ararken, kimimiz kendisini eş dost akraba iletişim trafiğinde buluyor. Kimileri ise zamanını boş değerlendirirken kimilerimizde kitap okuyarak farklı gezegenlerde (covid’siz) yolculuğa çıkıyor. Bu zamanları fırsata çevirip bir şeyler üreten insanları da unutmamak lazım. Kişinin hiçbir şey yapmamasının bile bir eylem olduğunu düşünürsek, aslında hepimiz bir şeyler yapıyoruz. Sonuçta kımıldamasak bile düşündüğümüzü varsayarsak bir şeyler yapıyoruz diyebiliriz öyle değil mi? Belki de insanlığın en çok ihtiyacı olan şeyi yapıyoruz. Düşünmek…

Bu sürecin hem olumlu hem olumsuz taraflarına bizzat içinden geçerken şahit olmamız, dünyaya farklı ve birden fazla bakış açısıyla bakmamıza neden oluyor. Kapalı kaldığımız evlerimizde ne zaman bu kadar kendimize camın dışından bakma imkanımız olmuştu ki, hatırlayanımız var mı?

Ve insanlığın soğuktan değil de şaşkınlıktan donup kaldığı şu günlerde, para puldan, mertebeden daha önemli değerler olduğunu görüyoruz. Egolarımızdan, hırslarımızdan sıyrılıp kaç level geriye geldik durup düşündük mü?

Şimdilerde daha çok yaşadığımız günlerdeyiz! Yaşamıyoruz adı altında geçirdiğimiz bu günlere, beklediğimiz ve varlığımızı daha derinden hissettiğimiz için daha fazla yaşıyoruz diyebilir miyiz?

İnsanlar artık markette karşılaşıp göz göze geldiklerinde, birbirlerine ilk defa insan görmüş gibi hatta ”Warm Bodies” filmindeki R karakteri gibi bakıyor. Gülsek mi ağlasak mı insanlığın karmakarışık duygular hissettiği zamanlardan geçtiğimiz için bilemiyoruz. Umarım bu Covid’li günlerin sonunda ise, filmin sonu gibi insanlık kazanır.

Düşünebiyor muyuz?

Kaçımız daha da yalnızlaştı, kaçımız daha da kalabalıklaştı. Kaçımızın umutları tükeniyor, kaçımız şair Nazım Hikmet gibi sol cebinden umudunu eksik etmiyor!

Hadi şimdi bir kahve suyu daha koyalım ve sağlıcakla kalalım dostlarım…

DÜNYA FELSEFE GÜNÜ

UNESCO’nun 2002 yılından beri düzenlediği Dünya Felsefe Günü, her yılın Kasım ayının 3. perşembe günü bütün dünyada kutlanıyor. Yürüdüğümüz yaşam yolunun Felsefeyle anlamlı kılındığı düşünülürse biz insanoğlu için Felsefe’nin hayatımızda rolü oldukça büyüktür. Günümüz Dünyasında ve Türkiye’sinde Felsefe’ ye duyulan ihtiyaç her geçen gün artmaktadır. Çünkü Felsefe, düşünmektir…


Yaşadığımız gezegende Felsefenin önemi büyüktür çünkü düşünebilmek hayatın daha anlaşılır olmasına katkı sağlar ve çok şeyin önüne geçip yön verebilmektedir. İnsanları düşünmekten alıkoyan her his gün gelir insanoğlunu kabalığa, zorbalığa ve cinayetlere sevk eder. Düşünemeyen varlık zarar ziyandan öteye geçemez. İnsanoğlunun karşı karşıya kaldığı problemler, kendi kişisel problemleri ve toplumsal problemler göz önüne alındığında hatta ve hatta günümüzde de Covid-19 salgın problemiyle mücadele ettiğimiz şu zor günleri de düşünürsek, felsefi bakış açısının toplumumuza ne gibi yarar sağlayacağını da fark etmiş oluruz. Günümüz dünyasında insanın insan olma yolunda içsel çatışmalarını ve toplumsal hayatta insan olmanın gerektirdiği sorumlulukları daha ağır hissettiğimiz zamanlardan geçiyoruz.


İyi nedir? Kötü nedir? Etik nedir? Yaşamın amacı nedir? Dünya nereye gidiyor ve bunu nasıl ve hangi davranışlarımızla yönlendirebiliriz? Yaşadığımız dünyayı daha insancıl bir yere nasıl dönüştürebiliriz? Gibi soruları önce kendimize yönlendirmeliyiz. Nitekim felsefe yaşamın her alanında varlığıyla bizleri düşünmeye sevk eden, yaşamsal ihtiyaçlarımızdandır.


Kuşkusuz Felsefe; meraktan doğar, onunla beslenir ve onunla gelişip var olur. Tüm cevapları bulmak istediğimiz yere diz çöküp -içimize- huzura kavuşmak insanoğlunun görevidir. Cevaplarını bulduğumuz tüm sorular eylemlerimize güzel bir şekilde yansıdığında bilinçli kişiler olup barış ortamı yaratabiliriz. Felsefe, insanın yaşamını sorgulama, amacını gerçekleştirme yolunda düşünebilme, kendi varlığını ve diğer varlıkları hissedebilmektir. Felsefe kendini tanımak, kendini tamamlamaktır.
Dünya Felsefe Günü, dünya problemlerine Felsefi bakış açısıyla bakmamızı sağlayan gündür.
.
.
”DÜŞÜNÜYORUM, O HALDE VARIM” diyen ünlü filozof Rene Descartes’e bizlerde yanıt olarak;
Düşünmeye ihtiyacımız var, düşündükçe var olacağız! diyebilelim.
.
.
Bir gün değil, her gün düşünebileceğimiz gün olsun,


Dünya Felsefe Günü’müz kutlu olsun.