Koşan Anlamsızlık

Herşeye bir adım yakınlık
Bir şeye bin adım uzaklık
Yürüdükçe varamıyorsun
Koştukça yok oluyorsun
Attığın adımlarla aran nasıl
Duygularının altında ezilirken
Şiirler saçıyorken evrene
Denizler biraz daha doluyor bugünlerde
Mavi esinti değerken tene
Zayıflık dolu bedenin yanacak
Sessizlik boğazına kadar dolu
Bağırsan dünya yıkılacak
.
.
Ve şimdi
Bazı ruhlar soğuk
Bazı buluşlar kayıp
Bazı boşluklar çok dolu
Bazı yollar uzun
Bazı şehirler boş
Bazı dallar kırılmış
Bazı sokaklar çıkmaz
Bazı şeyler çok bulanık
Bazı çiçekler unutulmuş
Bazı yıkımlar ayakta
Bazı varışlar çok geç
Bazı gerçekler bir düş
Bazı yollar dikenli
Bazı sesler yorgun
Bazı roller acınası
Bazı uçuşlar bir çöküş
Bazı koşuşlar geri adım
Bazı şeyler çok tezat
Bazı varsayımlar görülmez
Bazı şeyler çok bazı
Bazı denizler kıyısız
Her şey ise anlamsız

Sürgün


Vaktinde açmak için bir çiçek,
Açmak için yüz tuttu,
Gün doğumunda.
Belki,
Kelebek kadardı ömrü,
Belki,
Sonsuzdu.
Doğru toprağında,
Değeri bilindiğinde.

Yurdunu bulmuşken,
Sürgün oldu birden.
Uzaklar degil,
Şimdi içi sürgün.
Şehrin içinde,
İçine yabancı.
Kendi sokağına dargın,
Susamış celladına.
Zehir olsa içmez.

Bilir,
En ağır sürgün bu,
İnsanın içine,
İçinde oldurulanı.
Kendine küseni,
Kendi içinde yok olanı.
Bu sürgün yeri,
Ömür boyu,
Dargın yeri.

Okyanus Kokulu Ruhlar

Bazı hapsoluşlar, bilinmezlikte boğulan bedenler gibi. Nefessiz hayatlar trajedisi misali. Yaşıyorsun ama hissetmiyorsun. Hissedilen tek şey yüreğinin üzerine çökmüş soğukluk hissi. Okyanusun derinliğinde çırpınmaya başlayan kolların değil ufacık kalbin. Engin okyanusun içindesin, fakat kalbin okyanustan da derin ve büyük. Varlığını en fazla hissettiğin yok olmaya başladığın an oluyor birden, sona yaklaşırken. Belki de varlığını en fazla hissettiğin o an senin başlangıcındır. Gözlerini açmaya korkan zihnin, gerçekleri bilip görmene engel mi oluyor? Okyanusa kök salarken belki de ait olduğun yere ulaşıyorsun. Her şeyi unutup, o an sadece sen var oluyorsun. Tüm hikayeler bedenine dolanan yosunların çözülmesi gibi ruhundan birer birer dökülüyor. İçin yanarda elin ayağın buz gibidir ya hani, öyle bir haldesin. Düşünmeyi istememek ne zamandan beri bu uçsuz bucaksız sularda yok olup gitti. Özgürlük, okyanusta süzülürken anlamını kazanmak gibiydi. Yoksa özgürleşirken yok olma yolculuğunda daha da mı hapsoluyorduk.

Tanrım, bedenim değil düşüncelerim boğulsun istiyorum..!

Yaşamak her şeyden bağımsız var olmak mıydı yoksa zamandan kopuk kaygısız, telaşsız bir tüy hafifliğinde savrulmak mı? Belki de birazdan okyanusun buz gibi suyundan geçip cehennem topraklarına kök salacaksın. Her şey ne kadar da tezat. Şimdilerde ya varsın ya yok…

Okyanustasın ama yutkunamıyorsun, sonsuzluğa kayboluyorsun ama kim bilir belki de kendini buluyorsun. Yaşamak, başkalarına tanıdıklaşıp kendine yabancılaşmak mıydı? Kurtuluş, bilinmezliğe bırakacağın düşünce kırıntıların mı ya da seni sarıp cılızlatan düşünce yığını mıydı? Ne bileyim? Belki de yaşamak buydu. En azından bunu düşünme. Aslında baştan beri hiç yaşamıyorduk. Ve ben;

Kendimi okyanusta ateşe vermiş gibiyim, ama yine de;

Boğuluyorum, boğuluyorum, boğuluyorum…

Yıkık Kent

İnsanın ruhu, kırıldığı yerdedir, sadece gözlerden anlaşılan. Gün gelip kırılıpta, dökülecek yer bulamadığı yerden kaçıp uzaklara gitmek ister insan, içinden, ruhundan kaçabileceğini düşünüp. Bazı savaşlar çoktan bitmiştir ya hani. Bitmiş savaşın yeni farkına varılmışlığı ise insana o savaşta atılan topun ağırlığı kadar ağır gelmez. Bir şeyler artık yok, her yer kapkaranlık. Başka hayatların varlığına inanıp uzaklaşmak mı, içindeki hayat enkaz yeriyken. Bak dallarda çiçekler açmaya başladı, ruhum donarken. Bazen yokluğa bağlanırsın, varlığı farketmezsen. Çünkü hissizler şehri olmuş burası, zamanında hissedilmeyen. İnsanın içi derin boşluk, buna rağmen boğulan. İnsanlar kendi katilliklerinde kendilerini masum görüp sizi katil ilan ederler bu kentte. Hiç yok olunmayacakmış gibi kırmalar, ruhsuz sokaklarınızda gezinirken. Herkes baktığı köşe başındaki yer kadar insan. Bir çift gözle bakmak yerine tek gözle bakıp insanları gördüğünü düşünen.

……………………………….

Bir kaldırım taşı vardır bilirsiniz, hani şu evden her çıktığınızda ayağınızın takılıp irkilipte nerede olduğunuzu farkettiğiniz. Hafif sallandığı yerde sağlam olsun diye her gün ezdikçe ezersiniz kirli beyinlerinizle yönettiğiniz ayaklarınızla. Nasılsa hep burada deyip o taşın yokluğunda oluşabilecek yağmur birikintisiyle dolma çukurundaki çamurunun üstünüze gelme ihtimalini düşünmeden hani şimdilerde varlığının farkında olmayıp, basıp değer vermediğiniz şu taş hani. Bir gün kendi çıkardığınız depremin o taşı oradan söküp atmasını düşünmeden yaşar gidersiniz. Nankör insanoğlu, çok meşhursun yine bak.

.

.

Ve zaman her şeyi mahveder, sona başlangıç olmakta usta olan şu zaman. Zamana zaman dilimi giriyorsa hiçbir şeyin gerçek olmadığı yerde, kırık bir yaşam vardır. İyi olan ne varsa yok etmeler başrollerde. İşte bu yüzden yok saydıklarınızı daha da var ettiniz ve aslında kendi görkemli varlığınızı küçülttünüz farketmeden. Sahne, kostüm, dekor, kandırmalar, kahkahalar aynı. Dünya bu, bazen cehennemde olduğunu düşünür donarsın, bazense cennette olduğunu düşünür yanarsın. Anlamak mümkün değil. Çünkü bilirsin. Unutmayı istemek için var olmuşluk, aslında hep yok olmuşlukla eşdeğerdir.

Karanlıkta cesur olmak, aydınlıkta korkak olmaktan iyidir diyor şu sıralar içimdeki ses. Öyleyse onu dinliyorum…

Aylardan Nisan

Güçlükle uyuduğu uykusundan irkildi ansızın, kendisini yine aydınlanmaya yüz tutmuş zifiri bir karanlığın karşıladığı gecenin ortasında buldu.
Uykuyla uyanıklık arasından baktığı odasındaki eski ahşap pencere, hayatının film şeridi gibi geçtiği bir sahneydi; tam odasının karanlığıyla cama vuran hafif gün ışığının kesiştiği yerde.
Sokakta, pöhrelerden durmadan akan yağmur sesi içerisine dokunuyordu. Ama ne yazik ki içindeki dehşet verici yangını söndürmeye yetmiyordu. Bedeni yağmura koşup ateşle karşılaşmış gibi, ruhu ise dipsiz su kuyusunda yere çakılmış gibiydi. Garipti. Suskunluğunda hevesleri boğazını acıtan, konuştuğunda ise huzura ereceği yerde boğulan büyümüş bir gençti artık.

Hüzünlü Bir Kadın

İçine atarsın susarsın
Sonra kendini sokağa
Sokak lambası durağı olmuş
Boğazı düğüm düğüm
Hevesleri dizili kalmış boğazında
Yağmurlar damla damla yüzündeki gözyaşlarıyla iner teninden
Yüzü eşsiz güzel
Yüzü donuk bir ayna
Kaybolmuş, bir düşte umutları
Biraz daha dursa kar yağacak siyahtan olma gece saçlarına
Kalbi, kasnağında bekleyen bir kuş gibi pencerenin
Kıpırdayacak dermanı yok
Gidecek ise yüreği
Kalsa hüzün, zincirden anahtar gibi dolanmış boynuna
Kendine de tutulmuş kaçamıyor
Düşünüyor ne düşündüğünü bilmeden
Bomboş bakışlarına tutsak
Göz pınarları sisli camlar gibi
Tüm şehir kendisine karşı
Kendisi ise dünyaya
Yüzü sokak lambasında gece doğmuş ay gibi
Sessizlik adı olmuş
Islak sokak sessizliğiyle yankılanıyor
Gecenin durgun sularında bir kayık gibi
İçi ise limanın yangın yeri
Suskunluğu, sığındığı cümlelerin incinmişliğinden
Suskunluğu sağır edici
Duymayan kulaklar için
Düşünceleri, İstanbul gibi kalabalık
Kalbi, kız kulesi kadar yalnız
Yalnızlığı can acıtıcı
Yalnızlığı içinde
Yalnızlığına uzaktan hayran
Nerde bir umut varsa tutmuş ucundan
Öyle ya da böyle
Artık yorgun, bitkin
Koşmak istediği sokağa artık yabancı
Demir bakışlı gözleri puslu
Lambanın altında buz kesmiş bedeni
Beyaz elbisesi kefeni
Kırmızı ojeleri damarlarındaki kanı
Yağmur damlaları, omuzlarını daha da ağırlaştıran
Son kez daha yaşıyor
Yaşamıyorken
Çocuksu bir saflık cılız bedeninde
Yüreği evrendeki her şeyden büyük
Göreni yok
Yalnız gibi kadın
Kadın gibi yalnız
Sessizlik kadın
Kadın hüzünlü
Sokak sisli
Sokak ıslak
Ve şimdi sokak boş
Bomboş…

Öyle Bir Yerdeyim ki

Çıkmaz sokaksız yol, umutlar varsa düz bir çizgi gibi görünür; kim bilebilir ki gün gelip de o çizginin iki ucu keskin bir araftan ibaret olacağını. O çizgi üzerindeki yaşam adımlarımız, koşarcasına gitmek ister. İnsanı ayakta tutan, kalbinin en ücra köşesinin derinliklerin de sakladığı umutlardır.


Öyle bir an gelir ki gitmek istediğimiz upuzun yol, kendi çıkmazımıza gömülür ansızın. Akılda olanlarla bizi yoldan alıkoyan o çelme, kader midir yoksa delice koşmak isterken bizi geriye çeken korku iplerimiz mi? O dümdüz yol bir anda çıkmaz sokaklarla dolar, ne yana baksak çıkmaz.

Beklemek ise kimi zaman olgunlaştırır, fakat çoğu zamanda şüphesiz çürütür. Dümdüz gördüğümüz yollar, korku iplerine esir olduğumuz için bekledikçe çıkmazlara açılır. O ipler, mutlu olma ihtimalimizi, denizin ıpıssız adalara götürüp bıraktığı bir dal parçasını alıp götürdüğü gibi bizleri götürür. Yüzlerdeki belli belirsiz o araf hüzünleri; dümdüz yolda koşmayı düşünürken, sürüklendiğimiz ıssız adada takılan maske gibi.


Zaman neydi? Dışımızdaki zaman, içimizdeki kendi umutlarımızın zamanını parmaklıklar ardına sürüklerken, farkında mıydık? Sonradan mı farkına vardık? Farkında olarak mı o sonu bekledik? Beklemek; hangi zamanın hangi zamana galip geleceğini görmek, belki koşup yolun sonuna varmak, belki hiç bilmediğimiz yeni bir yolda kaybolmak mıdır?

Kendi zamanımızda olmayan her şey, yok olmaya mahkumdur!

Gün gelir ne yolun başında bizi geri çeken o korku ipleri ne de dümdüz gördüğümüz ama koşup geçemediğimiz o yolun sonundaki o umutlar kalır. Ulaşacağımız yer öyle güzel bir yerse, o ipleri kırmamız gerekiyorsa, umutların ağırlığıyla kırmalı çok geçmeden.

Nasıl bir yer de olmak istiyorsanız, öyle bir yer de olmanız dileğiyle..


Keyifli okumalar.

Yaşam da bir Savaştır

Ortasında kaldığımız bu hengabenin feryadı anbean artmaktayken, satır satır çizilen hayatlar kağıda sığmamakta. Sokaklar bomboş bedenen birbirine çarpan insanlar yok, düşüncelerimizdeki katliamdan başka. Her sokak başında ruh sağlığı, insanlara çelme takmak için beklerken, hayatta kalma çabaları sokak lambasında bir silüetin ortasında daha da aydınlanıyor. Kimimiz düşüncelerinde kendini asmaktayken, kimimiz içimizdeki duyguları öldürmekte. Hangimiz tertemiz bir şekilde telafi ediyoruz düşüncelerimizdeki döktüğümüz kanı.

Yaşam denen bu karmaşada herkes kendi savaşını verirken, herkes verdiği savaşın süresi kadar güçlü. Hangimiz yıkılmadık, hangimiz uçurumun kenarından atlayıp en dipten yeniden doğmadık. Kimi aklındakini kimi umutlarını kaybediyorken, içimizdeki karanlıktaki kendimiz öylece elleri bomboş beklemekle meşgul. Yaşamın ortasında en sonunda yine ya ıssız sokaklarda kaybettiğimiz kendimizle ya da içimizdeki yalnızlığımızla nam salıyoruz bu evrene.

Yaptığımız savaşın ne kaybedeni ne de kazananı olurken, ondandır bu yaşamda ne tam anlamıyla mutlu ne de tam anlamıyla üzgün kalıyoruz… Şimdilerde lügatımızda savaş; sonucunu bilmeyerek yaşadığımız yaşamlar gibidir.

Hüzün Kokan İnsanlar

Kimi insanların gecesi ayrı gündüzü ayrı hüzündür.

Gece çöken o sessizlik; umutların hafiflemesiyle, ağırlığına rağmen ilginç bir güç edasıyla ayağa kalkar adeta.

Tüm evren sessizliğe büründüğünde, bir anda bunu iliklerinizde hissediyorken bulursunuz kendinizi.

Ve olması istenilen her güzellik bir bir olmayışına canlanırcasına uyanır gecenin en karanlığında.

Sadece yıldızlar ve ay ışığı gözükürken gecenin en kuytusunda gizlenmiş olan hüzün, daha gün ağarmadan yolunu bulmaya hazırlanır ve gün ışında insanlara doğru farklı bir şekilde yola çıkar.

Daha da Yok Oluyorsun Çocuk

Aralığın geldiği bir yerlerden kendini nasılda belli ediyordu o ıpıssız gecede.

Tenleri yakan sıcak güneşin ardından bizleri soğuk mevsime bırakan gezegende, soğuk rüzgarlar yüzüne çarpar da yüzün bir anlamsızlaşır ya.

Bu mevsimde daha çok sırıtıyor yüzündeki anlamsızlığın çocuk.

Durağın nerede olduğunu bilmeden yürüyorsun ellerin cebinde, ayakların sürgün yeri mi?

Dışarıdasın ama nefes alamıyorsun.

İçinde koca bir dünya var ama yaşayamıyorsun.

Anlamsızca uzaklara dalıp gidiyorsun çocuk.

Kalkmaz olan kanadının kırılmışlığı, umutlarının sönmüşlüğünden besbelli ki.

Kalabalığı duymayan kulakların, artık kendi sesini bile duyamaz olmuş.

Eksik hissettiklerin bu mevsimde içine içine doluyor, yine de tam olamıyorsun çocuk.

Dışarıdasın ama varlığın koca bir hiçlik.

Kayboldum diye artık kendini arama, daha da yok oluyorsun çocuk…