Düşünce Zindanı

Mutsuz olmak, ceza mı?

Mutlu olmak, ödül mü?

Düşünceler özgürdü hani,

Düşünceler hapse girmiş gibi şimdilerde.

Aynı harflerle farklı sözcükler kuruyorum.

Bu özgürlük değil.

Sokağından bile geçilmeyecek insanlar tanıyorum.

Özgürlük, parmaklıklar arasında sıkışmış gibi,

Duymuyorlar,

Bağıran acıyı.

Görmüyorlar,

Hüzün dolu solgun yüzü.

Bilmiyorlar,

Ruhunun derinliğini.

Her şey yüzeysel, sahte

Oyun içinde oyun

Zifiri karanlık kuyudan,

Aydınlığa uçmaya çalışan bir kuş görüyorum.

Zincirleriyle yaşama sevincine uçan bir çift kanat

Düşünceleriyle yaşayan insan,

Düşünmekten ölüyor!

Beynim ağır,

Bedenim kuş gibi hafif.

Bu zindan, yalnızlık kuyusu

Bu parmaklıklar, yaşamla aramdaki puslu çizgi.

Ve artık;

Elimi, parmaklıklardan çekiyorum

Yaşıyorsam da yaşadığımı anlamıyorum,

Ölüyorsam da öldüğümü hissetmiyorum.

.

.

.

İyi Okumalar.

Dünya Yalnızlaşıyor

Kendime bir kahve ısmarladım. Evde düşünceler duvardan duvara çarparken, dışarıda özgürleşsin diye çıkılan bir yolun sonundaki kafede. Boş bulduğum bir masaya oturdum çok kalabalıktı. Eylüldü.. “Düşüncelerim ağrıyor…”

“Yalnızlıktan mı kayboldum, kaybolduğum için mi yalnızım?”

Yalnızlık esti yüzüme bak tutamadım, bir oldular çarptılar yüzüme, ruhuma, en derinlerime. Sahi neresinden tutsam da yalnızlık yalnızlıktır, değil mi? 

Ufaktan esen rüzgarın ardından yağmur damlaları atmaya başladı gökyüzü. Masmavi gökyüzü; hani şu dilek tutulan kayan yıldızları dileğiyle beraber kendine hapseden kapkaranlık gökyüzü! O sırada elimde açık olan okuduğum kitabın sayfasına bir damla düştü. Yağmur başladı. Çok geçmeden kapatıldı gökyüzüne açık olan üst.  

Camlar buğulandı, camdaki damlalar ayrı ayrı süzülürken bir anda birleşip aşağı doğru coşarcasına aktılar. Küçük mutlulukların birleşip kahkaha olması gibi, küçük acıların birleşip insanda iki damla gözyaşı olup insanı öldürmesi gibi… Dışarıda ıslanan insanlar birden koşuşturmaya başladılar ve birbirlerine çarpışarak dans eder gibi sokaktan kayboldular. Dışarıyı izlerken içinde bir üşüme ürpertisi olup üşüyen kadın kahve bardağını daha da bir sıkı tuttu fakat üşüyen şey aslında düşünceleriydi. Evet bu kadın, kısa saçları omuzlarında intihar eden kahve saçlı kadındı.  

Cama vuran damlalar sadece yağmur değil, daha fazlasıydı. Cama vuran hayaller, cama vuran kırık dökük kalpler, cama vuran bekleyişlerdi. “Canlar nasıl ağlarsa, camlarda ağlar..”

Birikmişti sanki bu yalnızlıklar. Birikmişti sanki cama vuran damlalar. “Kahve bardağıma doluyordu bu yalnızlıklar.”

Yan masada birbirine iki yabancı gibi bakıp birbirlerini anlamayan iki ruh vardı, bir olamayan.

Tam iki masa ötede ise saatlerce başını masadan kaldırmayan vicdanında boğulduğu her halinden belli, belli ki düşünde gittiği çok yeri olan gençten bir adam vardı. Sanki iki adım kadar yakın mesafemde, ama en uzağımda gibiydi. Garson camın altındaki kediye yiyecek verip gelirken ayağına bulaşan çamur için lanetler okuyordu. Akşam olmak üzeriydi. Çok sonradan, ne zaman yandığını fark etmediğim kafede ki ışıklar cama yağmur damlalarının arasında süzülüyordu. Sokak lambaları uyumuş olmalıydı ki uyandırılmayı bekliyordu o sırada. Buradan bakınca dünya aslında hiç olmamış zaten, gerçekten olsa başından beri varmış gibi olurdu. Islak sokaklar boyunca yürüyen çöpçü çok huzurluydu. Her yerin temizlediği yağmur, huzur bırakıp gitmiş gibiydi. Çöpçü ilk kez huzurla tanışmıştı sanki.

Hepimizin sonu, kimlerin başlangıcına hediye? Rüzgarın buram buram getirdiği bir şey vardı. Bu o yağmurdan sonraki içimizi saran toprak kokusu değildi. Bu koku, cama vurup kırılan hayallerin hazin kokusu, bu dökülen şey ezilen kalplerin kan akışı, bu ağlayan cam değil can gözyaşı… Herkes onu yaşıyor sanıyorken o ölüyordu, yalnızlığı o kadar kalabalıktı ki, yolda gören ‘güzel ve yalnız kadınmış’ dediği anda o daha da kalabalıklaşıyordu, kimse bilmiyordu. Dünyanın yalnızlığını yutmuş gibiydi, midesi bulanıyordu bu yüzden hep. Düşüncelerini kafasından atamağı her an içi daha da bir daralıyordu. Bir şeyler yapmalıydı ama ne? diye düşünürken kahve dağınık saçları yüzüne doğru geldi. Düzeltmeye bile yeltenmedi. Etraf suskundu, o ise içindeki suskunluğuna daha fazla harfler atamıyordu. Yüzü sararmıştı, hemen cama yapışan sararmış ağaç yaprakları gibiydi. İçi titriyordu. Sonra daldığı yerden koptu, ağacından kopan bir yaprak gibi ve kitabını okumaya devam etti ama bu mümkün değildi. İçinden bir ses: Durma yürü, durma yok ol, şehrin karanlık sokaklarında ıslan, git uzaklara kendinden bile git diyordu. Belki gözyaşın yağmura eşlik eder çoğalırsınız, diyordu ikinci bir ses. Yağmur ne diyor dinle, diyordu üçüncü bir ses. Müzikte yoktu zaten mekanda. Absürd bir yerdi zaten. Gözlerimde; bağıranlar çağıranlar, susanlar, sevenler, sevilenler, sevildiğini sananlar, yalancılar, ölenler, yaşayamayanlar, katiliyle yaşayanlar, küfürbazlar, bekleyenler, azmettiricileriyle oturanlar, gidenler, kalanlar, suskunlar, haykıranlar, yüreğini susturanlar, aklını konuşturanlar, acıdan geçenler, hani bu acı geçecekti diyenler, özleyenler, özlemekten canı çıkanlar, hafızasını silmeye çalışanlar, unutanlar, yorulanlar, ısınmak için daha bir sıkı sardığı bardağı elinde kıranlar, eli değil içi yananı görmeyen aptallar, kendini savaşta zanneden yıkıklar, varlığı yetersiz bile olamayacak kadar aslında hiç olmamışlar, kazandık diye sevinen aptal beyinler, insanları aşağılayan, küçümseyen, dalga geçen fakat bir gün kendi dalgasında boğulacağını düşünmeyip içindeki kötülüğü zapt edemeyen sivriler, zafer kutlayanlar, aldatanlar, hep inananlar, mutlular, kandırılanlar, korkaklar, hepsi ama hepsi burada. Bu musun alçak dünya? İşte bu kadar küçüksün çünkü artık yoksun. İnsanları yok ettiğin için, şimdilerde kendi acizliğinde komiksin.  

Diye düşünürken yan masadan bir ses geldi; bu az evvel ki iki yabancı gibi birbirine bakıp birbirini anlamayan iki ruhun konuşmasıydı: 

Duyuyor musun sesi?  

Hangi sesi? 

Duymadığın sesimi…(ziyanı yok dedi ve bir daha gelmemek üzere masadan kalkıp gitti kadın) Ve birden oyun çözüldü.

Masada tek kalan adam, az evvel iki masa ötede tek başına oturan, masaya saatlerce bakıp hayallerine giden adamdı. Bu adam, hikayenin asıl öleni ve kahramanı olan kahve saçlı kadının düşündeki katiliydi. Ve aslında… ve aslında kafede hiç kimse yoktu…Evet en başından beri.

Peki ya çöpçü, o da mı aslında yoktu? Diyecek şimdi okurlar. Evet o da yoktu. Yaptığı hataların pişmanlığı ve affedilmeyecek olan ruhuyla baş başa kalıp, her an vicdanıyla yüzleşmeye mahkum alkolik bir ayyaş adamdı o da. Kahve saçlı kadını öldüren adam. 

Peki ya garson o da mı…? Evet. O da hiç tanımadığı genç kadını, çöp atmaya yollamış, genç kadına istenmediğini düşündürüp gururunu kırmak isteyen yaşlı bir kadındı.

Peki ya karşıda oturan iki yabancı ruhtan biri nasıl öldü? (Öldürüldü) 

Bir gün kadın adama; “Sana kitap okuyum mu?” dedi. Adam; “Sonra okursun” dedi. Başka bir gün kadın adama; “Seni görmem gerek” dedi. Adam; “Yarın” dedi. Ertesi gün kadın adama; “Seni hatırlamam gerek” dedi. Adam; “İşim var” dedi. Ve daha fazlası.

Kadın yarım yarım ölmüştü… Şimdi son bir hamle olan denizin sularına kendi cesedini bırakması kalmıştı. 

Elindeki kitabı kapattı. Bomboş yolu izlemeye devam etti, dünyadan dışlanışını..

.

.

.

Evrende yok olmaya mahkumsun dünya. Asıl oyun yeni başlıyor. İyi seyirler!

Tuhaf İnsan

Düz yol, karmaşık sokaklar

Sorularda gezinen ruhlar

Gerçeklerde boğulan yalanlar

Bilinmezliğe atılan işaretler

Vicdanında sürünenler

Şehir, rehberine yabancı

Rehber artık suskun

Sona esir başlangıç

Başlangıca giden son

İşte son

İşte yeni başlangıç

Adım adım uçurum

Satır satır intihar sahneleri

Yangın yerine su serpen ölüler

Kendi içini körükleyen yaşayanlar

Karanlığa vuran ağaç gölgeleri

Nefessiz zaman akışı

Hayat

Tuhaflıkta anlam aramak

Anlamlandıramadıkça yok olmak

.

.

.

Bir şeyi gerçekten görmek istiyorsan kafanı oradan çevir!

İyi Okumalar..

Denemeler-2

Kalabalığın ortasındaki uçurumum. Her taraf ses, her taraf uçuruma ulaşamamış ya da uçurumdan atlayıp farklı dönüşüme girmiş insanlarla dolu. Uçurum yanıbaşı bu an. Hissetmek ise en derinden. En derine inmeden en derini yaşamak gibi. O derinlikten çıkmak için uçsuz bucaksız derinliğe atlayıp farklı bir derinliği görmek gerek belki de. Her an oluşum içindeyiz. Hep, sonu olmayan öteye varıyoruz, farkında olarak ya da olmayarak. Zamanın içinden tüm benliklerin su gibi akıp gittiğinin hissedildiği anda farklı bir boyuta geçilmiş demektir. Her oluşumun dönüşüm evresi sancılıdır. Her sancının sonu senin sen olmanı sağlayıp, seni sen yapan kırıntıların birleşiminden ibarettir.

Yok olmak, var olmaya. Var olmak, kendin olmaya..

Denemeler-1

Bazı şeyleri görmek için yaşamak gerekirdi. Bir son vardır bilirsin. Fakat görünmeyen ellerin yönlendirmesiyle farklı bir yere savrulursun, geri döndüğünde acı şeyin olduğunu görmek için savrulduğun yerde sabırsızlıkla beklersin. Geri döndüğünde ise tahminden fazla, kesin bilmekten az olan şeyin gerçekleştiğini görürsün.

Bazı şeyleri zamanından önce hissetmek, erken yaşamak adı adında korkutucu bir şey vardır. Ama sırf o bildiğin sonu yaşamış olmak için beklersin. Belki de yaşamı en fazla hissettiğimiz anlar böyle anlardır. Geçmez çünkü zaman o kulvarda. Sen o sonu görmek için acele ettikçe zaman tepende azrail gibi bekler ve kulağına fısıldar. Zaman.. zaman.. zaman. Böyle anlarda zamanı iliklerine kadar yaşar ve içinde geçmesi için takla attığın fakat dışının akmayan bir su gibi seni esir aldığı zamana lanet edersin. Yaşamın bir parçası olduğunu bu kadar derinden hissetmek içinde garip, ıstırap verici bir burukluk oluşturur.

Aklını yitirmelik, akla ise en fazla ihtiyaç duyduğun anlardır ayaklarının zihnini ezdiği zamandan olma o saatler. Geri adım atmakla gitmek arasında kaldığın o anlar hani. İkilemlerin insanı öldürmek için yüz tuttuğu anlar. İyi ölümler insanlık.

Evrenli Evrensiz Sorular

Ellerimizden kayıp giden zamanın gölgesinde ki esirleriz. Geride kalan benliklerimiz çırpınmaya yüz tutmuş kafeste bir kuş gibi şimdilerde. Her şey bıkıp gidiyor, korkup kaçıyor; cehennemin suyuna, cennetin ateşine. Kalan içi boşluktan dolma bedenlerimizin şekilleri aynı, ruhlarımız farklı evrenlerimize köleyken. Boşluk dedimya, bu yüzdendir belki de insanlıkta var olma yanılgısına düşüp, kendi içimizde yok oluşumuzun boşluğu.

Hangi boşluktan ibaretsin? Hangi boşlukta boğuldun? Hangi dolulukta yok oldun? Hangi boşluk, öteki boşluğa çarparak durabiliyor? Her boşluk ötekini yerden yere vururken, kendini mi  doldurmak istiyor? Hangi sorun çözüme kavuştu, sen huzura erememişken? Kendince baktığın yerden, çözülme şeklini ezberlediğin sorular yine elinden kayıp gitti, karşıda tutan birileri var diye beklerken. İçindeki öfkeyi kenara bırak; bu kadar doluluk, boşluğuna boşluk katıp seni kaybetmeden.


Bazı savaşlar kazanılmaz, vazgeçildiğinde savaş biter.
Sana bir şey söyleyeceğim, bunu aklından çıkarma evren.


Her insan sen değil, her insan ben değil, her insan katil değil, her insan da asla masum değil!

Koşan Anlamsızlık

Herşeye bir adım yakınlık
Bir şeye bin adım uzaklık
Yürüdükçe varamıyorsun
Koştukça yok oluyorsun
Attığın adımlarla aran nasıl
Duygularının altında ezilirken
Şiirler saçıyorken evrene
Denizler biraz daha doluyor bugünlerde
Mavi esinti değerken tene
Zayıflık dolu bedenin yanacak
Sessizlik boğazına kadar dolu
Bağırsan dünya yıkılacak
.
.
Ve şimdi
Bazı ruhlar soğuk
Bazı buluşlar kayıp
Bazı boşluklar çok dolu
Bazı yollar uzun
Bazı şehirler boş
Bazı dallar kırılmış
Bazı sokaklar çıkmaz
Bazı şeyler çok bulanık
Bazı çiçekler unutulmuş
Bazı yıkımlar ayakta
Bazı varışlar çok geç
Bazı gerçekler bir düş
Bazı yollar dikenli
Bazı sesler yorgun
Bazı roller acınası
Bazı uçuşlar bir çöküş
Bazı koşuşlar geri adım
Bazı şeyler çok tezat
Bazı varsayımlar görülmez
Bazı şeyler çok bazı
Bazı denizler kıyısız
Her şey ise anlamsız

Sürgün


Vaktinde açmak için bir çiçek,
Açmak için yüz tuttu,
Gün doğumunda.
Belki,
Kelebek kadardı ömrü,
Belki,
Sonsuzdu.
Doğru toprağında,
Değeri bilindiğinde.

Yurdunu bulmuşken,
Sürgün oldu birden.
Uzaklar degil,
Şimdi içi sürgün.
Şehrin içinde,
İçine yabancı.
Kendi sokağına dargın,
Susamış celladına.
Zehir olsa içmez.

Bilir,
En ağır sürgün bu,
İnsanın içine,
İçinde oldurulanı.
Kendine küseni,
Kendi içinde yok olanı.
Bu sürgün yeri,
Ömür boyu,
Dargın yeri.

Okyanus Kokulu Ruhlar

Bazı hapsoluşlar, bilinmezlikte boğulan bedenler gibi. Nefessiz hayatlar trajedisi misali. Yaşıyorsun ama hissetmiyorsun. Hissedilen tek şey yüreğinin üzerine çökmüş soğukluk hissi. Okyanusun derinliğinde çırpınmaya başlayan kolların değil ufacık kalbin. Engin okyanusun içindesin, fakat kalbin okyanustan da derin ve büyük. Varlığını en fazla hissettiğin yok olmaya başladığın an oluyor birden, sona yaklaşırken. Belki de varlığını en fazla hissettiğin o an senin başlangıcındır. Gözlerini açmaya korkan zihnin, gerçekleri bilip görmene engel mi oluyor? Okyanusa kök salarken belki de ait olduğun yere ulaşıyorsun. Her şeyi unutup, o an sadece sen var oluyorsun. Tüm hikayeler bedenine dolanan yosunların çözülmesi gibi ruhundan birer birer dökülüyor. İçin yanarda elin ayağın buz gibidir ya hani, öyle bir haldesin. Düşünmeyi istememek ne zamandan beri bu uçsuz bucaksız sularda yok olup gitti. Özgürlük, okyanusta süzülürken anlamını kazanmak gibiydi. Yoksa özgürleşirken yok olma yolculuğunda daha da mı hapsoluyorduk.

Tanrım, bedenim değil düşüncelerim boğulsun istiyorum..!

Yaşamak her şeyden bağımsız var olmak mıydı yoksa zamandan kopuk kaygısız, telaşsız bir tüy hafifliğinde savrulmak mı? Belki de birazdan okyanusun buz gibi suyundan geçip cehennem topraklarına kök salacaksın. Her şey ne kadar da tezat. Şimdilerde ya varsın ya yok…

Okyanustasın ama yutkunamıyorsun, sonsuzluğa kayboluyorsun ama kim bilir belki de kendini buluyorsun. Yaşamak, başkalarına tanıdıklaşıp kendine yabancılaşmak mıydı? Kurtuluş, bilinmezliğe bırakacağın düşünce kırıntıların mı ya da seni sarıp cılızlatan düşünce yığını mıydı? Ne bileyim? Belki de yaşamak buydu. En azından bunu düşünme. Aslında baştan beri hiç yaşamıyorduk. Ve ben;

Kendimi okyanusta ateşe vermiş gibiyim, ama yine de;

Boğuluyorum, boğuluyorum, boğuluyorum…

Yıkık Kent

İnsanın ruhu, kırıldığı yerdedir, sadece gözlerden anlaşılan. Gün gelip kırılıpta, dökülecek yer bulamadığı yerden kaçıp uzaklara gitmek ister insan, içinden, ruhundan kaçabileceğini düşünüp. Bazı savaşlar çoktan bitmiştir ya hani. Bitmiş savaşın yeni farkına varılmışlığı ise insana o savaşta atılan topun ağırlığı kadar ağır gelmez. Bir şeyler artık yok, her yer kapkaranlık. Başka hayatların varlığına inanıp uzaklaşmak mı, içindeki hayat enkaz yeriyken. Bak dallarda çiçekler açmaya başladı, ruhum donarken. Bazen yokluğa bağlanırsın, varlığı farketmezsen. Çünkü hissizler şehri olmuş burası, zamanında hissedilmeyen. İnsanın içi derin boşluk, buna rağmen boğulan. İnsanlar kendi katilliklerinde kendilerini masum görüp sizi katil ilan ederler bu kentte. Hiç yok olunmayacakmış gibi kırmalar, ruhsuz sokaklarınızda gezinirken. Herkes baktığı köşe başındaki yer kadar insan. Bir çift gözle bakmak yerine tek gözle bakıp insanları gördüğünü düşünen.

……………………………….

Bir kaldırım taşı vardır bilirsiniz, hani şu evden her çıktığınızda ayağınızın takılıp irkilipte nerede olduğunuzu farkettiğiniz. Hafif sallandığı yerde sağlam olsun diye her gün ezdikçe ezersiniz kirli beyinlerinizle yönettiğiniz ayaklarınızla. Nasılsa hep burada deyip o taşın yokluğunda oluşabilecek yağmur birikintisiyle dolma çukurundaki çamurunun üstünüze gelme ihtimalini düşünmeden hani şimdilerde varlığının farkında olmayıp, basıp değer vermediğiniz şu taş hani. Bir gün kendi çıkardığınız depremin o taşı oradan söküp atmasını düşünmeden yaşar gidersiniz. Nankör insanoğlu, çok meşhursun yine bak.

.

.

Ve zaman her şeyi mahveder, sona başlangıç olmakta usta olan şu zaman. Zamana zaman dilimi giriyorsa hiçbir şeyin gerçek olmadığı yerde, kırık bir yaşam vardır. İyi olan ne varsa yok etmeler başrollerde. İşte bu yüzden yok saydıklarınızı daha da var ettiniz ve aslında kendi görkemli varlığınızı küçülttünüz farketmeden. Sahne, kostüm, dekor, kandırmalar, kahkahalar aynı. Dünya bu, bazen cehennemde olduğunu düşünür donarsın, bazense cennette olduğunu düşünür yanarsın. Anlamak mümkün değil. Çünkü bilirsin. Unutmayı istemek için var olmuşluk, aslında hep yok olmuşlukla eşdeğerdir.

Karanlıkta cesur olmak, aydınlıkta korkak olmaktan iyidir diyor şu sıralar içimdeki ses. Öyleyse onu dinliyorum…